Ellah mı, Allah mı? Felsefi Bir İnceleme
Bir sabah, bir çocuğun sokakta oyun oynarken, elinde taşıdığı bir taşla ne yapmak istediğini sorduğumuzda cevabı şu şekilde oldu: “Bunu Allah’a mı atsam, yoksa Ellah’a mı?” Her ne kadar bu cevap, çocuğun oyunundan ve dilinden kaynaklanan bir yanlış anlamayı işaret etse de, üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken bir soruyu ortaya koyuyor: Eğer kelimelerin gücü ve anlamı üzerine düşündüğümüzde, bizler ne kadar doğruyu söyleyebiliyoruz? Bir dildeki anlam, doğruyu ve gerçeği anlamamıza nasıl etki eder?
Bu yazıda, “Ellah mı, Allah mı?” sorusunu, etik, epistemoloji ve ontoloji çerçevesinde inceleyeceğiz. Bu basit ama derin soruya farklı açılardan yaklaşarak, kelimenin ötesinde ne anlamlar taşıdığına dair felsefi bir keşfe çıkacağız. Her şeyden önce, insanın ve toplumun, gerçeklik ve anlam konusunda nasıl farklı algılayışlara sahip olduğunu sorgulamak, bizlere felsefenin gücünü ve önemini bir kez daha hatırlatacaktır.
Etik Perspektif: Tanrıyı Anlamanın Sınırları
Etik, doğru ile yanlış arasındaki ayrımı yapmamıza yardımcı olur. Din, kültür, bireysel değerler ve toplumsal normlar, “doğru”yu ve “yanlışı” tanımladığımız çerçeveyi şekillendirir. Ancak dinin farklı biçimlerinin ve Tanrı’nın temsilinin zamanla nasıl değiştiği, insanın etik anlayışını nasıl dönüştürür?
“Ellah mı, Allah mı?” sorusuna bu açıdan baktığımızda, etik bir ikilemle karşılaşıyoruz. Allah, İslam dininde kullanılan bir isimdir ve Arapçadaki anlamı “tek Tanrı”dır. Ellah ise, bazen halk arasında duyulmuş, yanlış anlaşılmalarla ya da komik bir şekilde halk dilinde kullanılan bir biçim olabilir. Buradaki farklar, sadece dilsel farklardan ibaret değil; Tanrı’nın adını kullanma şeklimiz, ona olan inancımızı ve ahlaki sorumluluğumuzu nasıl şekillendiriyor?
Bu bağlamda, Immanuel Kant’ın ahlak yasası anlayışını dikkate almak önemlidir. Kant’a göre, ahlaki yasalar evrenseldir ve her birey için geçerlidir. Tanrı’nın ismi veya ona atfedilen anlam, etik sorumluluğumuzu nasıl şekillendiriyor? Eğer Tanrı’ya farklı şekillerde hitap ediyorsak, bu ahlaki bir sorumluluğu etkiler mi? Kant, ahlaki eylemin amacının, kişinin eylemlerinin evrensel bir yasa haline gelmesini sağlamak olduğunu savunur. Bu sorudan hareketle, Ellah mı, Allah mı? sorusu, Tanrı’ya yönelik etik bir tavrı ve anlamı da sorgulamamıza neden olur.
Epistemoloji Perspektifi: Bilgi ve Tanrı’nın Adı
Epistemoloji, bilginin doğasını, sınırlarını ve kaynaklarını inceler. “Ellah mı, Allah mı?” sorusunu epistemolojik bir açıdan ele alırken, bu sorunun doğru ve yanlışlık açısından değerlendirilmesinin, bizim bilgiye ulaşma biçimimizle nasıl ilişkili olduğunu düşünmek gerekir. Bir kelimenin doğru mu yanlış mı olduğunu bilmek, aslında o kelimeyi nasıl öğrendiğimize, ona ne kadar güvenip güvenmediğimize dayanır.
Friedrich Nietzsche, bilgiye dair önemli bir düşünürdür. Nietzsche’ye göre, insanlar gerçekliği yalnızca anlamlandırmaya çalışır; ancak gerçeklik, her zaman sübjektif bir biçimde algılanır. Tanrı’yı, dini ya da kutsal olanı anlamamız, sosyal yapılar, kültür ve tarihsel bağlam tarafından şekillendirilir. Bu açıdan, “Ellah mı, Allah mı?” sorusu da bir epistemolojik problemi içerir: Tanrı’nın isminin doğru bir şekilde kullanılmasının ardında yatan bilgi, inanç ve kültürel bağlam nasıl şekillenmiştir?
Nietzsche’nin “Tanrı öldü” anlayışında olduğu gibi, Tanrı’nın ismi ve anlamı zamanla değişebilir. Bu da epistemolojik bir soruya dönüşür: Gerçek bilgi, Tanrı’nın gerçek adı nedir? Eğer bu adı değiştirebiliyorsak, o zaman Tanrı hakkında bildiklerimiz ne kadar gerçektir?
Ontoloji Perspektifi: Tanrı’nın Varlığı ve Anlamı
Ontoloji, varlık felsefesidir ve varlık ile gerçekliğin ne olduğunu sorgular. Tanrı’nın varlığı üzerine yapılan felsefi tartışmalar, ontolojik sorularla doğrudan ilişkilidir. “Ellah mı, Allah mı?” sorusunu ontolojik bir açıdan ele aldığımızda, Tanrı’nın varlığını nasıl anlamamız gerektiği üzerine derinleşiriz. Tanrı’nın ismi, yalnızca dilsel bir fark değil, aynı zamanda Tanrı’nın varlık biçimiyle de ilgilidir. Birçok felsefi düşünür, Tanrı’nın varlık biçimini ve Tanrı’yı anlamanın insan kapasitesini sorgulamıştır.
René Descartes, “Cogito, ergo sum” (“Düşünüyorum, öyleyse varım”) felsefesiyle tanınır. Descartes’a göre, insanın varlığını kesin olarak bilmesinin yolu, onun düşündüğünü ve bu düşünmenin varlığına işaret ettiğini kabul etmektir. Bu yaklaşımda, Tanrı’nın varlığı ve ismi de, insanın onu düşündüğü sürece var olabilecek bir soyut varlık olarak kabul edilebilir. Descartes’ın ontolojik bakış açısı, Tanrı’nın isminin değişmesinin, Tanrı’nın varlığını etkileyip etkilemeyeceği sorusunu gündeme getirir. Eğer Tanrı’nın adı değişirse, onun varlığına dair algımızda bir değişiklik olur mu?
Güncel Felsefi Tartışmalar ve Literatürdeki Sorular
Günümüz felsefesinde, “Ellah mı, Allah mı?” sorusu, kelimenin ötesine geçerek din, dil ve anlamın toplumsal, kültürel ve bireysel algılar üzerindeki etkilerini tartışan bir mecra sunar. Bu tartışma, sadece dil felsefesiyle sınırlı kalmaz; aynı zamanda özgür irade, dinî pluralizm ve etik sorumluluklar gibi konuları da içeren geniş bir alana yayılmaktadır.
Örneğin, Michel Foucault’nun güç ve dil üzerine yaptığı çalışmalar, Tanrı’nın adının ve onun anlamının sadece bir dilsel yansıma değil, aynı zamanda toplumsal bir gücün taşıyıcısı olduğunu ortaya koyar. Foucault’ya göre, dil, yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir iktidar aracıdır. “Ellah mı, Allah mı?” sorusu da bu çerçevede, dilin insan üzerindeki gücünü ve anlamın toplumsal yapılarla nasıl şekillendiğini sorgular.
Sonuç: Tanrı’nın Adı ve İnsan Algısı
“Ellah mı, Allah mı?” sorusu, yalnızca bir dilsel oyun olmanın ötesinde, insanın Tanrı’yı ve varoluşu nasıl algıladığını, anlamlandırdığını ve yaşadığı toplumun etkisiyle nasıl şekillendiğini sorgulayan bir felsefi meseledir. Etik, epistemoloji ve ontoloji açılarından bu soruyu incelediğimizde, Tanrı’nın ismi etrafında dönen tartışmaların insanlık tarihindeki derin izlerini ve değişen anlayışları gözler önüne serdiğini görürüz.
Bu yazı, yalnızca bir felsefi meseleye derinlemesine bir bakış açısı kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda insanın anlam arayışının ne denli dinamik ve toplumsal bir süreç olduğunu da hatırlatır. Sonuç olarak, Tanrı’nın isminin önemi, bizlere Tanrı’yı, varlığı ve kendimizi nasıl algıladığımızı yeniden düşünme fırsatı verir. Tanrı’nın adı ne olursa olsun, onu anlamak, insanlık tarihinin en büyük felsefi sorularından birini oluşturuyor ve bu soru, her dönemde, her toplumda, farklı şekillerde yeniden sorulacak gibi görünüyor.